ŞİMDİYE kadar çok başbakan gördük. Bunların tek partili dönemle ilgili eleştirilerine çok tanık olduk.
Örneğin merhum Adnan Menderes, zaman zaman “27 yıllık CHP iktidarı dönemi”ni en ağır cümlelerle eleştirir ama, bunları hep İsmet İnönü’nün şahsında yoğunlaştırır, hiçbir zaman 1938 öncesine girmezdi.
Menderes o dönemi bilmiyor muydu?
Elbet biliyordu. Zaten kendisi de o dönemin bir parçasıydı. Ama konuşurken “1919-1938 dönemi”nin özelliğini dikkate alırdı.
O nedenle de “devletine karşı isyan ettiği için yargılanıp idama mahkûm olmuş” hiç kimsenin -örneğin Dersim isyanını başlatan Seyit Rıza’nın- savunuculuğuna soyunmamıştı.
Oysa bugün bakıyoruz, Seyit Rıza’nın idam hükmü infaz edilmeden önce söylediği sözleri “benimseyerek” kamuoyu önünde tekrarlayan bir Başbakanımız var. Nitekim AKP’nin Ankara’daki toplantısında önceki gün, “Evlad-ı Kerbelayız, ayıptır, zulümdür, günahtır diyenlere yapılan Kerbela muamelesini Meclis kürsüsüne taşımak, millet ve insan sevgisiyle nasıl bağdaşır?” dediği bildiriliyor.
“Başbakan” unvanını taşıyan bir kimsenin temel görevi, Başbakan’ı olduğu devletin temel kurumlarını savunmak değil midir?
Tamam... Örneğin mahkemelerin verdiği bazı mahkûmiyet kararlarına katılmayabilir. Ama kafasında “zerre kadar” hukuk nosyonu olan bir Başbakan, onların haksız olduğu yeni bir mahkeme kararıyla ortaya çıkıncaya kadar beklemeye mecburdur.
Oysa bizimki ne yapıyor?
Hükmettiği yöredeki istediği insanı cezalandıran, yörenin ahalisinden istediği gibi vergi ve asker toplayan, devlet otoritesini hiçbir şekilde tanımayan hatta devleti o yöreye sokmayan; dahası, yöredeki jandarma karakolunu basıp bütün askerleri şehit eden bir isyancının avukatlığını üstleniyor.
Olayın PKK’nın Eruh ve Şemdinli baskınından farkı ne?
Onunla da kalmıyor. Olayla “Kerbela” arasında bir tarihi bağ yahut benzerlik varmış gibi, isyan elebaşısı Seyit Rıza’nın sözlerinden yola çıkıp -kimse Aleviler hakkında olumsuz tek kelime etmemişken- Türkiye’nin Alevi vatandaşlarının din duygularını istismar amaçlı sözler söylüyor.
Kısaca, bir kesim insanımızın “din ve din duygularını” düpedüz siyasete alet ediyor. Ve rejimin bel altına vuruyor.
Peki Dersim isyanının bastırılması sırasında uygulanan metotları savunan var mı?
Hayır! Bir tek kişi yok. Tam tersine herkes üzgün.
O kadar ki kimse o sayfaları açıp yaraları deşmek istemiyor.
Çok muhtemelen Menderes dahil kimse, o nedenle 1938 öncesinin sayfalarını açmazdı. Çünkü o dönemin insanları, 19 Mayıs 1919-10 Kasım 1938 arasındaki devletin, “Devrim Devleti” olduğunu bilirdi. Devrim sürecinin, “hukuk”la değil, “aldığı sonuçla” değerlendirilmesi gerektiğini takdir ederdi. Eleştiriler de o yüzden 10 Kasım 1938 sonrasına yani “Kanun Devleti” dönemine yöneltilirdi. Onu 1961 Anayasası ile başlayan “Hukuk Devleti” dönemi izledi.
Neyi hangi terazide tartacağımızı artık öğrenelim.